Şafak, yaşadığı kimse tarafından anlaşılmasın diye herkes uyuyana kadar gecenin koynunda hareketsizce yatardı.
Bunu, kâbusların beni bulamadıklarını düşünüp geri çekilmeleri için numaradan yattığım uykularda, uykuya yenilmemek adına tırnaklarımı yastığın altından avuçlarıma bastırıp, kendi canımı acıtarak uykuyu kovmaya çalıştığım zamanlar tecrübe etmiştim.
Sağıma da yatsam, soluma da yatsam, yine aynı ağrıyla yattığım yerden kalktığım bir şafak vaktinde, yeniden kendimle baş başaydım.
Hayatımın içinde ya da dışında gelişen her şeye tepki vermeyi bırakalı uzun zaman olmuştu. Yine uyuyamamıştım. Olmamıştı. Uykuyu arkamda bırakmıştım ve ondan öylesine çok uzaklaşmıştım ki, artık arkama dönüp baktığımda, onu orada öylece, kolunun altında yastık tutan küçük bir kız çocuğu gibi bıraktığım yeri bile göremiyordum.
Geceye kıymık gibi batan şafak gökyüzünü kanatıyordu.
Düşüncelerimi yavaş yavaş kurban ettiğim bu saat diliminde, soğuğu içime ruhumu dondurana dek çektim. Parmaklarımı pencerenin beton zeminine yerleştirdim ve uzun saçlarım aşağı doğru döküldü. Hâlen daha yanan turuncu sokak lambalarının belli bir sırada dikilen görüntüsünü izlerken, onları geceye savaş açan bir sürüye benzetmiştim.
Dudaklarımı araladığımda, yarattığım o küçük boşluktan soğuğun buharı döküldü. Sokağın sonundaki sokak lambalarından bir tanesi söndü. Temizlik görevlisi, ağır adımlarla sokağın başında belirdiğinde bakışlarımı ona kenetledim. Elindeki süpürge ve küreği tutuyor, bir yandan da esniyordu. Yerde hâlâ erimemiş kar kalıntıları vardı, umarım basıp kaymaz ve düşmezdi.
Gözlerim yavaşça şafağın çarşaf gibi serildiği göğe yükseldi. Ayın ilk evrelerinden olan hilâl göğün uçuk renginin üstünde gümüş renginde bir mızrak gibi parlıyordu. Birazdan gün tamamen doğacak, ay gökyüzünden silinecekti.
Mahinev.
Adım Mahinev.
Anlamı yeni ay.
Babam ismimin Mahinev yerine Aycan olmasını istemiş fakat babaannemin ısrarlarını kıramayıp ismimi Mahinev koymuşlar. Bazıları Mahinev ismini a harfini yalnızca yumuşatıp, uzatmadan telaffuz etse de aslında ismim a harfini yumuşatarak ama biraz daha uzun seslendirerek okunur. Aslına bakılacak olursa, Aycan ve Mahinev zaten aynı anlamlara geliyor.
Miraç, evin karşısındaki parkın ara sokağından çıktığında dudaklarım aralandı. Yine bu saatlere kadar sokakta kalmıştı. Deri ceketinin fermuarını boğazına kadar çekmiş olsa da şu an soğuktan tir tir titriyor olduğunu görebiliyordum.
“Sersem,” diye homurdandım pencereyi kapatmadan geri çekilirken. Annemler uyanmadan kapıyı açmalı ve onu içeri almalıydım. Azar işitmesinden hiç hoşlanmıyordum. Parmak uçlarımda yükselerek odamdan çıkarken, ayaklarımın altında ezilen eski ahşap parkelerin gıcırdamaması için içten içe dua ediyordum. Tül perdelerim rüzgârın uğultusu eşliğinde uçuşurken omzumun üstünden arkama, açık duran pencereye kısaca baktım ve odamdan çıktım.
Odam hemen holün çaprazındaki ilk odaydı. Kapıya oldukça yakındım. Bakışlarım karanlık koridorda kısaca tur bindirdi. Tekrar parmak uçlarımda yükseldim, ayağımda çorap olduğu için bastığım yerde çok fazla ses çıkmıyordu. Ayaklarımdaki çoraplar dizlerimin üstüne kadar uzanıyordu. Dış kapının kilidini yavaşça açarken, bir elimle de kapıyı ileri doğru itiyordum. Kilit açıldığında kulpu yavaşça çevirdim ve kapıyı açmamla birlikte Miraç ile burun buruna geldik. Miraç, üç erkek kardeşimden biriydi; bir ikizi vardı. Liseden bu yıl mezun olacaktı, birkaç hafta önce Miraç ve Miran’ın on sekizinci yaş gününü kutlamıştık. İkizi Miran, Miraç’ın tıpkı bir kopyası gibi olsa da karakter olarak birbirlerinden tamamen farklıydılar.
İki farklı, tamamen aynı bir yansıma.
Bir de Mahzar vardı. O ikizlerden bir yaş büyüktü, şu an okulu için şehir dışındaydı.
“Geç içeri,” diye fısıldadım tedirgin bir şekilde etrafı kolaçan ederek.
Miraç içeri girerken, “Yine götümü kurtardın,” diye fısıldayıp dudağını yanağıma bastırarak geri çekilip deri ceketinin fermuarını indirdi.
Gözlerimi devirdim, kapıyı yavaşça kapatıp, Miraç’a, “Aç mısın?” diye sordum kısık bir sesle.
“Arkadaşlarla bir şeyler atıştırdık ama su içeceğim.” Miraç soğuktan buz kesmiş ellerini ovuşturarak mutfağa doğru yürüdü. Ayakkabıları hâlâ ayağındaydı.
“Yavaş yürü!” diye çemkirdim. “Ayakkabılarla evin içinde gezemezsin. Annem öldürür seni!”
“Annem şu an kış uykusunda,” diye dalga geçti. Mutfağa girdiği an buzdolabının kapağını açtı ve su şişesini çıkarttı.
“Hayır!” diye bağırdım hızla. “Hava zaten buz gibi. Hayatta izin vermem dolaptan su içmene. Bırak onu!”
Miraç bakışlarını bana çevirip, “Neden bana çocukmuşum gibi davranıyorsun?” diye homurdandı.
“Çünkü…” Elindeki şişeyi alıp buzdolabına geri koydum. “…çocuksun.” Dolabın kapağını kapattığım an, Miraç bana tıpkı bir cadıya bakıyormuş gibi baktı. Biçimli kaşları çatıldı. Uzun boylu bir kızdım, yaşıtlarıma göre oldukça gelişmiş bir vücuda sahiptim ama Miraç benden çok daha uzundu. Çocuksun, dediğim kardeşime bakarken kafamı kaldırmak zorunda olmak canımı sıkmıyor desem yalan olurdu doğrusu.
“Şu boyuma bakmadan, kalkmışsın bana çocuksun diyor. Dışarıdan bizi görenler, senin abin olduğumu düşünürler.”
“Ben yirmi bir yaşındayım,” dedim ona dik dik bakarak. “Ve sen dolaptan su içmeyeceksin.”
Ellerini havaya kaldırarak teslim oldu.
“Tamam abla, lütfen.”
“Güzel.” Mutfak tezgâhına doğru yürüdüm ve tezgâhın üstündeki sürahiyi önüme doğru çekip, parmak uçlarımda yükselerek dolaptan bir su bardağı çıkardım. Doldurduğum suyu Miraç’a uzatırken, “İç bakalım,” dedim zaferle sırıtarak.
Aniden tenime çarpan soğuk bir an yön duygumu kaybetmeme neden olurken, ortasında durduğum mutfağın duvarları dalgalanmaya başlamıştı. Son günlerde sık sık başıma gelen bu olaydan kimseye bahsetmiyordum, basit bir tansiyon sorunu olduğunu düşünüyordum ama bazen geceleri gördüğüm karartılar beni ürkütüyordu.
Kan ter içinde uyandığım uykular bir süre sonra beni uykuya düşman etmişti. Gözlerimin altında oluşan derin, koyu halkaların en büyük sebebi uykumda hissettiğim huzursuzluk yüzünden tuttuğum gece nöbetleriydi.
“Senin neyin var?” Miraç’ın sorusu dalgalanan duvarların aniden eskiye dönmesine neden oldu ve sokak lambasının çarparak aydınlattığı benimkinin neredeyse aynısı olan kızıla çalan gözlere baktım. Biçimli kaşlarını çatıp, elini omzuma koydu. “Abla, her şey yolunda mı? Son zamanlarda tuhaf davranıyorsun.”
Gerçek şu ki, doğum günümü geride bıraktığımız o geceden beri bende bir tuhaflıklar olduğunun farkındaydım. Yirmi bir yaşına girdiğim gece ay karanlığa gömülmüş, şehirde bir kar fırtınası başlamıştı. Tüm elektriklerin kesilmesiyle şehirdeki yaşam birkaç saatliğine durmuş, kar fırtınası sulusepkene dönüşerek sadece birkaç saat içinde insanlara ciddi zararlar vermişti. Sanırım o gece yaşadığım şoku hâlâ atlatamadığım için böyle şeyler yaşıyordum; belki de içten içe yaşanan o dehşet gecesinin sorumlusu olduğunu düşünüyordum ve bu düşüncenin çok saçma olduğunu biliyordum.
Yine de beni çok etkilemişti.
“Abla?”
“Her şey yolunda, Mir,” dedim gülümseyerek. “Beni dert etme. Son zamanlarda tansiyonum çok sık düşüyor, hepsi bu.”
“Bir doktora görünmelisin,” dedi Miraç, eline tutuşturduğum bardaktan bir yudum su içerek. “Geçen gece koltukta sızmıştın, üzerini örtmek için geldiğimde bana tuhaf tuhaf baktın, ödümü patlattın.” Güldü. Bir an durup ona söylediklerini algılayamıyormuşum gibi baktım. Böyle bir şeyin yaşandığını kesinlikle hatırlamıyordum. “Sana kalkıp yerine yatmanı söylediğimde de tuhaf şeyler söyledin. Anlamsız.” Miraç bardağı tezgâha koydu. “Uyku sersemiyken yeni bir dil mi geliştiriyorsun? Eğer ben değil de Miran olsaydı, eminim korkudan altına sıçardı.”
“Geldiğini bile hatırlamıyorum,” dedim karman çorman bir yüz ifadesiyle, burnumu kırıştırıp kaşlarımı çattım. “Hatta uyuyakaldığımı bile…”
“Sanırım büyüme evresini atlayarak yaşlanma evresine geçtin,” dedi alayla, omzumu sıkarak bana güveni hissettiren bir tebessümle baktı. “Olmadığın bir dünyayı düşünemiyorum.”
Söylediği şey dikkatimi saniyeler içinde parçalara ayırmıştı. Küçük kardeşimin gözlerinin içine içimde saklayamadığım yoğun bir duyguyla bakarken avucumu omzumun üzerinde duran elinin üstüne bastırıp yavaşça elini okşadım.
“Olmadığım bir dünyaya alışmak zorundasın.”
Söylediğim şey kaşlarının saniyeler içinde sertçe çatılmasına neden oldu.
“Ne demeye çalışıyorsun?”
“Herkes her zaman olması gerektiği yerde olmaz,” diye fısıldadım, sesim zihnimde bir sır fırtınası başlattı ve Miraç’ın gözlerinde daha önce görmediğim bir ifade belirdi.
“Böyle söyleme, sen her zaman benim yanımda olursun,” dedi çocuk gibi reddederek.
“Bu benim elimde değil, tanrının bizler için yazdığı kaderi yaşıyoruz.” Elimi onun elinin üzerinden kaydırıp çektim, gözlerinde bunu kabullenemeyen bir ifadeyle doğrudan bana bakarken, duyduklarından hoşlanmadığı her hâlinden belliydi. Başını ret dolu bir şekilde iki yana salladı, bu hareketi beni gülümsetti.
Bana bağlılığının en büyük nedeni, çalışan anne ve babanın çocukları olmamızdı; annem ve babam günlerini bizden uzakta geçirirlerdi, bize karşı ne kadar ilgili olsalar da her zaman yanımızda olamadıkları için erkek kardeşlerimin bakımını üstlenme görevi benim sırtıma yüklenmişti. Bundan hiçbir zaman rahatsız olmamıştım.
“Asma yüzünü,” dedim gülümseyerek. Uzanıp yanağını okşadım. “Seneye benim yanımda olmama ihtimalin var. Üniversite için Ankara’yı istemiyor muydun?”
“Bu aynı şey değil, hafta sonlarını burada geçireceğim,” dedi.
“Neden yarın yok olacakmışım gibi davranıyorsun?” diye sordum şefkatle gülümserken. “Ben buradayım, bir yere gittiğim yok. Gelecek hakkında konuşmanın zamanı değil. Psişik değiliz sonuçta.”
Yüzünü buruşturdu. “Sen de beni sinir edecek şeyler söyleme o zaman,” diye homurdandı. “Gidip uyuyacağım biraz, yorgunluktan ölüyorum.”
“İyi uykular hayatım,” dedim, elimi geri çekerek buzdolabına yöneldim. “Yatağa girmeden önce duş al lütfen.”
“Sabah alsam?..”
“Odana gelip seni yastıkla boğmam için güzel bir sebep vermiş olursun bana, Miraç.”
“Odanın kapısını kilitlerim,” dedi keyifli bir sesle, mutfak kapısından çıktığı sırada ona omzumun üzerinden öldürücü bir bakış fırlattım.
“Biliyor musun, gittiğim dövüş kursunda bana dövüşmeyi öğrettikten sonra bir kapıyı nasıl kolayca kırabileceğimi de öğretmişlerdi. Can güvenliği her şeyden önemli, değil mi?”
“Gittiğin bir dövüş kursu değildi o zaman. Sana nasıl dövüşeceğini değil, nasıl bir yakuza olman gerektiğini öğretmiş olmalılar.” Ona sevimsiz bir gülümsemeyle baktığımda gözlerini devirip, “Tamam,” diye söylendi. “Duş aldıktan sonra uyurum.”
“Güzel. Eğer uyku tutmazsa gel, sana krep yaparım.” Buzdolabının kapağını açıp yumurtaların altında olduğu şeffaf kapağı kaldırdım. “Kurt gibi açım.”
Miraç, “Kurt demişken, haberi duydun mu?” diye sordu elini kapının kirişine koyup kafasını mutfağa doğru uzatarak. Ona soru işaretinin bir insan bedeni gibi asılı durduğu gözlerimi çevirdiğimde gözlerini iri iri açtı. “Kızım sen dünyada mısın? Bu sokakta oturduğuna emin misin?”
“Uzatma da söyle işte Miraç.”
“Dün gece İstanbul’un göbeğine üç kurt inmiş, kurtlardan biri bizim sokakta görülmüş,” dedi heyecanlı heyecanlı. “Profesyonel bir ekip kurtları aramak için yola koyulmuş ama dün geceden beri tek bir ize bile rastlanmamış.”
İçime buz gibi bir his akarken gözlerim ilgiyle parlıyordu, buzdolabının kapağını yavaşça kapatıp başımı omzuma yatırarak, “Nereye kaybolmuş olabilirler ki?” diye sordum yavaşça.
“Bilmem. Astrologlardan biri bu olayın ayın yeniden doğuşuyla alakalı olduğunu falan zırvalamış,” dedi Miraç sinir bozucu bir şekilde gülerek. “İnsanlar böyle hurafelere inanmaktan ne zaman vazgeçecekler, merak ediyorum.”
“Neden şehrin göbeğine inmiş olabilirler ki?”
“Nereden bileyim? Ayın doğuşuyla alakalı olmadığına eminim ama. Belki de acıktılar ve çareyi şehre inmekte buldular. Genelde öyle yapıyorlarmış.” Miraç mutfaktan çıkarken bir an durup omzunun üzerinden bana baktı. “Belki de doğa olayları yüzündendir. Deprem gibi şeyleri haber vermek için şehre inen yılanlardan söz etmişlerdi. Senin doğum günü gecende resmen kıyamet koparken şehre inen yılanlardan bahsediyorum. Uzmanlar deprem olabileceğini, yılanların bu yüzden yerlerini terk ederek şehirde göründüklerini söylemişti. Belki bu da öyle bir şeydir.”
Yılanlar… O gecenin sabahında yollarda görüntülenen yılanların ekrana düştüğü ânı hatırlıyordum. Şişman, beyaz sakallı bir adam bunun depremin habercisi olduğunu savunup durmuştu.
“Ama deprem olmamıştı,” diye fısıldadım.
“Abla, bu gece neyin var senin? Daha bir garipsin. Bence krep yeme düşüncesini bir kenara bırak ve biraz uyu. Birazdan uyanır bizimkiler, güne sıfır uykuyla başlamak istemezsin.”
Kafam saniyeler içinde karman çorman olduğundan iştahım da kaçmıştı. Sırtımı buzdolabına yaslayarak sadece başımı salladım ve Miraç’ın gözden kayboluşunu büyük bir sakinlikle izledim. Son zamanlarda bazı şeylerin yolunda gitmediğinin farkındaydım. Gerek yaşanan doğal afetler gerekse havanın dereceleri zorlayan soğuğu bu kışın çetin geçeceğinin habercisi gibiydi. Daldığım düşüncelerden buzdolabının aniden çalışmaya başlayan motorunun sesiyle irkilerek çıkıp gözlerimi karanlık mutfağa çevirdim ve o an, balkon kapısının açık durduğunu fark ederek bocaladığım andı.
Beyaz tül perde usul usul dalgalanmaya başladı. İki yana açılan beyaz kanatlar misali aralanan perdenin tam ortasında duran yeni ay bir an donup kalmama neden olurken, gözlerimi ondan uzaklaştıramadığımı fark etmek kalbimin atış seslerinin yükselerek tüm evi sarmaya başlamasına neden oldu.
Rüzgârın kıvrıla kıvrıla içeri girmesiyle, uzun, siyah saçlarım geriye doğru havalanarak uçuşmaya başladılar. Tenime mızrak misali saplanan soğuk iliğimi dondururken bedenim sanki bir yere zincirliydi ve ben bedenimin içinde değil, dışındaydım; bedenimi izliyordum.
Bir gölge… Uçuşan perdenin arkasında, balkonda beliren o gölgenin şekli zihnimdeki türle uyuştuğunda, bir an dudaklarım aralandı ve rüzgârın sesi kulaklarımda çınladı; ardından döne döne hızla yağmaya başlayan kar tanelerinin arasında ilerleyen o gölge balkonda hareket ederek bana doğru yürümeye başladı.
Bu bir kurt gölgesine benziyordu.
Rüzgârın sesine eşlik eden o nahif sesi duydum: “Jūsu kārta…” Senin sıran…
Ne demeye çalıştığını anlayamadığım bu ses, algılarıma saplanarak korkuyu bastırmış, ardından kalbimin atışları göğsümü patlatacak gibi hızlanarak dudaklarımdan küçük bir çığlık dökülmesine neden olmuştu. Birden rüzgârın sesi kesildi, havaya doğru uçuşan tül perdeler geri çekildi ve artık gölge orada değildi.
Babamın telaşla, “Mahinev! diye bağırarak mutfağa girmesiyle algılarım saplandığı uçurumdan tek parça kurtularak olduğum âna geri çekildi. İrkilerek korkuyla babamın kollarının arasına girdim, babam siyah saçlarımı avuçlarının altında ezerek okşarken, “Ne oldu?” diye soruyordu ama sessizliğim bir süre sonra onu da sakinleştirmiş ve soruların önünü tıkamıştı. Bir süre babamın kollarında kaldım, o sırada Miraç, Miran ve annem de içeri girmişlerdi.
“Neler oluyor?” diye sordu annem panikle, bir yandan da sabahlığının kuşağını bağlamaya çalışıyordu. “Mahinev, iyi misin?”
“Her şey yolunda,” dedi babam elini kaldırarak. “Yataklarınıza dönün.”
“Az önce yanındaydım,” dedi Miraç, altında yalnızca bir eşofman vardı, üzeri çıplaktı, büyük ihtimalle duşa gireceği anda yakalanmıştı çığlığıma. “İyiydi. Neler olduğunu söyleyecek misiniz? Neden çığlık attı?”
“Sadece bir gölge görmüş,” dedi babam sakince, oysa ona hiçbir şey söylememiştim. “Yataklarınıza dönün, o iyi.”
Miran, “Kendi gölgesinden de mi korkmaya başlamış?” diye sordu alayla. “Abla, korku filmi izlemeyi bırakmalısın. Uykumdan ettiniz beni ya, yarın sabah maçım var.” Ensesini ovaladığını gördüm. “İyiysen uyumaya dönüyorum, biraz daha uyku benim hakkım…”
“İyiyim,” diye fısıldadım. “Baba, gitsinler. İyiyim.”
Annem, “Güzelim, şafak çoktan söktü. Bazı gölgelerden yalnızca gece korkmalısın,” dedi anlayışla. “Biraz uyu, ben birkaç saate kahvaltıyı hazırlayıp uyandırırım seni.”
“Kızı duydun, Dicle,” dedi babam yumuşak bir sesle. “Siz gidin, ben konuşurum güzel kızımla.”
“Dokunmadık güzel kızına,” dedi annem gülerek. “Tamam madem, çok kalmayın burada.” Annem, Miraç’ın omzuna dokundu. “Hadi, biz de yataklarımıza dönelim çocuklar.”
“Abla…” Miraç’ın sesiydi bu, annem onu omzundan yavaşça iterek, “Ablan iyi koca bebek, doğru yatağa,” diye yumuşak bir şekilde azarladı.
Mutfakta yalnızca babam ve ben kaldığımızda, aramızdaki sessizlik ip gibi uzamaya devam ediyordu ama kendimi onun güçlü kollarındayken güvende hissediyordum. Zihnim bir soru yumağı gibiydi, kalbimdeyse derin endişeleri ve en karanlık korkuları taşıyordum. Gördüğüm gölgeyi bir kurdun gölgesine benzetmemin sebebi Miraç’tan duyduklarımdan mıydı bilmiyordum ama ruhsal olarak her şeyden bu kadar çabuk etkilenen biri olmamıştım hiçbir zaman. Ama şimdi tıpkı bir çocuk gibiydim, Miran haklıydı, kendi gölgemden korkmuş bile olabilirdim. Belki de tüm bu olanlar zihnimin bana kurduğu bir tuzaktı. Sadece bir hayal ürünü…
“Baba, bir gölge gördüğümü nereden anladın?” diye sordum yumuşak bir sesle. Babamın parmakları saç diplerime daldı, parmaklarını elini denizin içinde gezdiriyormuş gibi sürükleyerek saçlarımın arasında gezdirdi.
Dudaklarını saçlarıma bastırmadan hemen öncesinde, “Tahmin yürüttüm,” diye fısıldadı, sesi her zaman okyanusun dibinden yükselen bir efsaneye aitmiş gibi hissettirirdi; sanki o sesle tüm dalgaları yönetebiliyor, sesi denizin kalbinden yükseliyordu. “Ne gördüğünü söyleyecek misin bana?”
“Benimle alay etmeni istemiyorum,” dedim kırgın bir sesle.
“Babalar kızlarıyla yalnızca onları sevdikleri için alay eder, Mahinev,” derken gülümsediğini hissettim, burnundan verdiği sert nefes saç diplerime sızarak kafamdaki deriyi ısıttı. “Söyle bana küçük kızım, tam olarak ne gördün?”
“Ben…” Kaşlarımı çatıp, kulağımı babamın kalbine bastırarak onun kalp atışlarından güç almaya çalıştım. “Miraç bana şehre inen kurtlardan söz etti ve sanırım ben de bunun etkisinde çok fazla kaldım. Bir an balkonda bir kurt olduğunu, tülün arkasında beni izlediğini düşündüm.”
Babam saçlarımın üzerini öperken konuşmadı.
Sessizliği kendimi kötü hissetmeme neden olduğundan, “Öyle susma, sadece hayal ürünüydü, bunu ben de biliyorum,” dedim hızlıca. “Başta duyduğumda korkmamıştım ama demek ki bu olay beni ürkütmüş, kafamda böyle şeyler yaratmışım.”
“Mahinev,” dedi babam, sesi düşünceliydi, bir an kafamı kaldırıp onun gözlerine bakmak ve endişenin kızıl kahve gözlerine yayılıp yayılmadığını görmek istedim. Onu endişelendirdiğim için kendimi kötü hissediyordum. Yirmi bir yaşında genç bir kadındım ve böyle çocuksu şeylerle onu endişelendirmeyi bırakmam gerekiyordu. “Babaannenin doğum gününde sana ne hediye ettiğini hâlâ söylemedin bana.”
Konuyu değiştirmesi dikkatimi dağıtmıştı.
“Bir kitap,” dedim yavaşça.
Babam dudaklarını sertçe saçlarıma bastırdı. “Nasıl bir kitap?”
Dudaklarımı yavaşça yalayarak ıslattım. “Konusu yazmıyordu, içine de bakmadım. Bu aralar kafam çok dolu, o yüzden okuduğum kitaplara kendimi veremiyorum ama yakında okumaya başlayacağım.”
“Aceleci olma,” dedi babam bir anda. Kaşlarım çatılmıştı. “Okuyacağın bir sürü kitap var. Tüm harçlığını kitaplara yatırıyorsun, önce onları okumalısın. Babaannenin hediye ettiği kitabın sana hitap ettiğini de düşünmüyorum.”
“Neden babaanneme karşı böylesin?” Sorum onu duraksattı. Bu soruyu uzun zamandır sormayı düşünüyordum ona. Babaanneme karşı çok hassastı ama bazen çok da acımasız olabiliyordu. Babaannemle uzun uzun vakitler geçirmeme izin vermez, buna kızardı ama bazı geceler bir çocuk gibi babaannemin dizlerinin dibinde uyurdu. “Ortanız yok gibi. Bir gün çok sıcaksın, bir gün çok soğuksun ona.”
“Boş ver bizi. Sıradan bir anne oğuluz işte,” dedi babam geçiştirmek ister gibi. Ardından yüzümü avuçlarının arasına alarak gözlerinin içine bakmam için kafamı yavaşça yukarı kaldırdı. Babam uzun boylu, zayıf ama kollarında sağlam kasları olan bir adamdı; yaşını neredeyse hiç göstermezdi. Lisede olduğum zamanlar sınıf arkadaşlarımın babama nasıl baktıklarını, babam hakkında olan müstehcen konuşmalarını hatırlıyordum. Aykan Demir, yaşıtlarının zıttı görüntüsüyle kızının çevresindeki tüm insanları büyülerdi. Ona sahip olduğum için çok şanslıydım.
“Benim küçük onurum,” dedi babam gözlerimin içine sevgiyle bakarken. “Keşke hep yirmi yaşında kalsaydın.”
“Büyüdüğüm için mutsuz musun?” Dudaklarım yukarı kıvrıldı. “Merak etme, kalbimin en büyük köşesi her zaman sana ait.”
Babamın gözlerinde kederli bir ifade belirdi, başparmağını yanağıma sürterek, “Yeni ay sonlanana kadar evden çıkma,” dedi. Kaşlarım çatıldı. “Şu kurt olayı seni etkilemiş,” diye ekledi. “Kurtlar hakkında yeni bir haber gelene kadar evde olman daha iyi.”
“Ay konusunu Miraç sana da mı anlattı? Sen astroloğun söylediklerine inanıyor musun?”
“Ben inanmıyorum ama zihnin inanıyor, bak seni nasıl korkutmuş. Ay karanlığı terk edip yeni aydan uzaklaştığı zaman güvende olacaksın. Çünkü zihnin bunu söylüyor.” Eğilip alnımı sertçe öptü. “Kitap okurken gözlerini bozmanı istemiyorum, o yüzden şu sıralar gözlerini biraz dinlendir, sonra da yeni aldığın romanlardan birini okuyup bana da önerirsin.”
Omuz silkerek güçlükle gülümsedim. “Öyle yapmaya çalışacağım.”
“Güzel, hadi herkes uyurken harika bir kahvaltı hazırlayalım da kokusuna uyanıp gelsinler.” Ellerini yüzümden çekti, saçlarımı karıştırıp buzdolabına doğru döndü. O sırada arkasında durmuş sakince onu izliyordum, bir ara tül perde yine dalgalanır gibi olunca, babamla aynı anda omzumuzun üzerinden balkona doğru baktık ve babam fısıldadı:
“İçerisi buz gibi olmuş. Şu kapıyı kapatayım.”
Sadece başımı salladım ve sonra birlikte kahvaltı hazırlamaya başladık ama her nedense aramızda derin bir sessizlik oluşmuş, herkes uyanıp sofraya gelene dek de bu sessizlik hüküm sürmeye devam etmişti.
İlerleyen saatlerde gri gökyüzünün rengi salona çökmüştü, tekli koltuğumda oturuyordum, önümdeki sehpada birkaç roman yığını vardı, televizyonu ne zaman açtığımı bile hatırlamıyordum ama izlediğim kanalda öğlen haberleri veriliyordu. Romanlardan birine uzanacağım sırada sunucu kadının kurduğu cümle aniden dikkatimi çekti ve kafamı kaldırıp kızıl saçlı sunucuya baktım.
“İbrahim’in gidişinin üzerinden bugün tam üç yıl geçti. Yirmi bir yaşında ortadan bir anda kaybolan İbrahim’in üç yıldır izine rastlayamadığı için endişelenen arkadaşları bu kimsesiz genç adamın bir yakınına ulaşmaya çalışmaya devam ediyor.” Ekranın kenarında ela gözlü bir adamın fotoğrafı belirdi. Yüzü sakalsız, dupduru, yakışıklı bir adamdı; saçları koyu kumraldı. “İbrahim şu an yirmi dört yaşında, tam üç yıldır ondan haber alınamıyor. İbrahim öldü mü? Yoksa hâlâ hayatta ve bir yerlerde mi? İşte bunu hiçbirimiz bilmiyoruz. Biz ekibimizle aramalara devam edeceğiz fakat zaman ilerledikçe, basketbol takımındaki arkadaşlarının İbrahim’in yaşadığına dair olan inancı da tükeniyor.”
“Mahinev,” diyerek içeri giren anneme çevrilen gözlerime rağmen genç adamın fotoğrafı zihnimdeki yerini almıştı. “Benim artık çıkmam gerek, bugün gececi olduğum için öğlene kadar evdeydim. Kardeşlerin, baban ve kendin için yemek pişirmeyi unutma bebeğim.” Annem telefonunu çantasının içine yerleştirip siyah çantasını omzuna taktı. “Dışarıda hava berbat, yollar kapanmış. Nasıl gideceğimi bile bilmiyorum. Umarım kardeşlerini baban alır, böyle bir havada toplu taşımaya binmeleri beni çok korkutuyor. Hiç güvenli değil.” Ellerini sallayarak salondan çıktı, gözlerimi yeniden televizyona çevirdiğimde artık genç adamın fotoğrafı ekranda değildi.
Annem bir cevap dahi vermemi beklemeden evden çıktığında, arkasından kapanan kapının yankısı evin duvarlarına yayıldı ve yalnızlığım, en derin endişelerin yükselerek ruhumu sarmaya başlamasına neden oldu.
“Yalnızlık?” Başımı yavaşça sallayıp önümde duran romanlardan birine uzandım. “Evet, en sadık dostum.”
Bir süre elimdeki kitabı okudum. Sonunda romandaki konunun sarmadığını fark edip romanı bir köşeye bırakarak bacaklarımı tekli koltuğun üzerine çektim, koltukta cenin pozisyonu alıp pencereden görünen kar yağışını izlemeye başladım. Kar taneleri döne döne düştükçe, zihnimdeki uyku çukuru derinleşiyor, gözlerim o çukurun önünde dikilirken kendilerini o çukurdan aşağı bırakma isteği bir intihar düşüncesi gibi harelerimde dolaşıyordu.
Sonunda daha fazla savaşamadım ve uykusuzluktan acıyan gözlerim kendilerini derin uyku çukuruna bırakarak bilincimin dışına çıkmayı seçtiler. Başımdaki yoğun ağrıyı daldığım uykunun içinde bedenim gevşemeye başlamış olmasına rağmen hissediyordum. Beynim resmen zonkluyordu. Huzursuz bir homurtu çıkararak gözlerimi kara zorla araladığımda, şimdi evin içi kapkaranlıktı ve ayın gümüş rengi ışığı salonun ortasına sahneye doğrultulmuş bir ışık gibi yayılarak bir halka oluşturmuştu. Kalp atışlarım hızlanmaya başladı, ellerimi koltuğun kenarlarına bastırarak doğruldum ve karanlıktan gelen fısıltı sesini dinledim. Daha sonra o fısıltı sesi bir tıslamaya dönüştü ve bileğimde atan nabzım sanki kafamın içinde atıyormuş gibi başımı döndürmeye başladı.
“Kimsin?” diye fısıldadım korkuyla. Yüreğim ağzımdaydı. Yerde sürüne sürüne kıvrıla kıvrıla ilerleyen o yılanın, gümüş rengi ışık dairesinin içine girdiğimi gördüğümde oturduğum yerden kalkmak için harekete geçecektim ama bir şey bileklerimi koltuğun kenarlarına bağlamıştı sanki. Hareket edemiyordum. Korku yüklü bir çığlık boğazımdan yukarı tırmanmaya başladı. Yılan tam ışık dairesinin ortasında durdu, yavaşça kafasını kaldırdı ve zehirli boynu kabardı. Şimdi yılanla göz gözeydik. Ne çığlık atabiliyor ne de hareket edebiliyordum.
Yılanın kızıl gözleri gözlerimdeydi.
Bu yılan kara bir çöl yılanına benziyordu ama ona daha dikkatli baktığımda pullarında mavi yansımaların olduğu kara bir çöl engereği olduğunu anlamıştım.
Hayatımda ilk defa bir engerek yılanı görüyordum, hatta bu diğer engerek yıllarından o kadar farklıydı ki… Daha önce siyah, mavi yansımaları olan bir çöl engereğinin değil ismini duymak, varlığından bile haberdar değildim.
Çöl engereği dilini dışarı çıkardı, yüksek bir tıslama sesi evin duvarlarına yayıldı ve tam o sırada boğazımdan bir çığlık koparak ağzımın içinde parçalara ayrıldı. Oturduğum yerden zincirlerimi kırmışım gibi kalkıp koşarak evin koridoruna doğru ilerlemeye başladım ama gözlerimden korkunun doğurduğu gözyaşları akmaya başlamıştı. Bir bedene sertçe çarptım, dengem dağıldı ve o bedenin güçlü elleri beni bileklerimden yakaladı. Kafamı kaldırıp korkuyla, büyük bir dehşet duygusuyla beni tutan ellerin sahibine baktığımda karşımda babaannemi bulmayı beklemiyordum. Gözlerimden yaşlar boşalmaya devam ediyordu ama artık etraf karanlık değildi, hatta o kadar aydınlıktı ki hâlâ gündüzdü.
“Mahinev,” dedi babaannem beni bileklerimden kavramaya devam ederken. “Neler oluyor?”
“Babaanne!” Korkuyla arkama baktım, ardından tekrar babaannemin beni izleyen benimkilerin âdeta bir kopyası olan gözlerine baktım. “Ben…”
“Sen ne?” Bana garip garip bakıyordu. Üzerinde her zaman olduğu gibi yine simsiyah bir elbise, saçlarında siyah tülden bir şal vardı ve o şalı saçları görünecek şekilde takıyordu. Gözlerinin altlarında simsiyah sürmeler vardı, sürmelerin bir kısmı gözlerinin altındaki küçük torbalara akmıştı. Onu görmeye alışkın olduğum görüntüsünün içinde olmasına rağmen içime dolan korkunun katlanmasına engel olamamıştım.
“Sadece korktum,” dedim nefes nefese, bileklerimi babaannemin güçlü parmaklarından söker gibi koparıp aldım ve nefes nefese gözlerinin içine baktım.
“Artık yirmi bir yaşındasın, korkmamayı öğrenmen gerek.”
Başımı yavaşça aşağı yukarı salladım. İçimde dindiremediğim bir his vardı. Bu his hem içimdeki merak duygusunu tetikliyordu hem de beni huzursuzluğun kollarına teslim ediyordu.
“Sen ne zaman geldin? Kapının çaldığını duymadım.”
“Yedek anahtarım vardı, baban bırakmıştı. Çığlığını duyunca kapıyı açıp içeri girdim.” Babaannemin gözleri omzumun üzerinden kayarak salona doğru çevrildi. “Yalnızsın, değil mi?”
“Evet,” dedim, geri çekildim. “İçeri gelsene.”
“Yok, girmeyeceğim,” dedi babaannem. “Ben sana bir şey bırakmaya geldim.”
Kaşlarımın ortasında bir kuşku yarığı oluştu. “Ne bırakacaksın?”
Babaannem Mahinur belki de ailemizdeki en garip insandı. Babamla aralarındaki tuhaf ilişki çok mu iyi yoksa berbat mı bir türlü anlamazdım. Bazen tek sığınakları birbirleri gibi davranırlarken, bazen ezeli iki düşman gibiydiler. Babaannem uzun, siyaha boyanmış tırnaklarını omzuna taktığı siyah örgü çantanın içine soktu, gözlerimi bir ölünün elleri kadar beyaz olan ellerine indirip beklemeye başladım. Kalbimdeki o tuhaf çarpıntı hissi yeniden göğsümü tekmelemeye başlamıştı. Babaannem iki tırnağının arasına alarak çantasından çıkardığı kartı bana uzatınca gözlerim gözlerine doğru hareket etti.
“Bu nedir babaanne?”
“Sana aldığım kitabın ayracını getirmeyi unutmuşum,” dedi, bir tırnağı kartın arka tarafında duruyor, diğer tırnağı kartın ön kısmında duruyordu. Kartı havaya kaldırıp yavaşça bana doğru çevirince, uzun tırnağının yüzünü örttüğü kadın silüetini gördüm. Ardından bu kartın bir tarot kartı olduğunu anladım. Bu tarottaki Azize kartıydı.
Damarımdaki kanın bile hızlandığını hissetmeme neden olan kartı izlerken biri sanki yüzüme far tutmuştu.
“Nasıl? Güzel, değil mi?” Babaannem kartı bana doğru uzattı. “Al onu.”
O karta dokunmak, onu parmaklarımın arasına alarak daha yakından incelemek istiyordum ama bir yanım geriye çekilmem için beni uyarıp duruyordu. Babaannem her ne kadar iyi kalpli bir kadın olsa da bazen onun karanlık bir yanı olduğunu hissederdim. Bazen beni korkuturdu.
“Bu bir tarot kartı değil mi?” Gözlerimi karttan ayırmadan kaşlarımı çattım. “Neden bir kitabın ayracı bu olsun ki?”
“Yoksa bunu beğenmedin mi?”
“Hayır, aksine, çok beğendim ama…”
“Öyleyse al,” dedi kartı burnumun dibine sokarak. “Bazı kitaplar ayraçlarından ayrılmamalıdır.”
Karta uzandım, ince parmaklarımın arasına aldığım kartın ön kısmını çevirerek kadın sembolünü izlemeye başladım. Bu kısa süre zarfında babaannemin gözleri üzerimdeydi, bunu hissetmek bana biraz huzursuz hissettirse de gözlerimi Azize’den alamamıştım.
“Nasıl?” diye sordu meraka düşmüş bir sesle. “Onu parmaklarının arasında tutmak nasıl hissettiriyor Mahi?”
Bazen bana Mahi diye seslenirdi, anlamını bilmesem de ismimin kısaltması olan bu takma ismi onun ağzından duymayı seviyordum. Kartı büyülenmiş gibi dikkatle izlerken başımı salladım.
“Sihrini hissettiriyor,” diye fısıldadım. “Babaanne, tarot fallarına inanır mısın?”
“Evet,” dedi babaannem, ardından ummadığım bir şekilde ellerimi avuçlarının arasına aldı, şimdi kart benim elimde olsa da onu ikimiz tutuyormuşuz gibi görünüyordu. “Mahi,” dedi gözlerini yüzüme sabitlerken. “Her zaman çok dikkatli olacaksın. Olmak zorundasın. Beni kahrımdan öldürmek istemezsin, değil mi? Söz ver, hadi. Çok güçlü ve dikkatli olacaksın.”
İçimdeki endişenin tekrar tavana değmek üzere olan bir ateş gibi yanmaya başlamasıyla, “Babaanne, bir sorun mu var?” diye sordum, sesim tedirginliğimi ele veriyordu. Kızıl gözlerini yumup derin bir nefesi ciğerlerine doldurdu, gözlerini tekrardan açtığında gözlerinde kızıl damarlar vardı ve bakışları buğulanmıştı.
“Sen benim çok büyük bir parçamsın Mahi. Bazen bunu sana gösteremesem de sen benim biriciğimsin.”
Evet, bazen birbirimize çok yabancıydık, bu doğruydu ama onun bana olan sevgisini her zaman hissederdim. Gözlerimin içine baktığında çoğu zaman korkuyu hissettirse de yine aynı gözlerde güveni bulduğum oluyordu. Onun sıra dışı bir insan olmasını garipsemiyordum. Lise hayatım boyunca onu garipseyen, ondan korkan, onu görünce başını önüne eğip saatlerce konuşamayan arkadaşlarım olmuştu. Hiçbir zaman bir gruba dâhil olamasam da ödev için bir araya geldiğim arkadaşlarımın çoğunun babaannemi gördüklerinde evden nasıl kaçar gibi ayrıldıklarını hatırlıyordum. Bilmedikleri bir şey vardı, babaannem ürkütücü güzelliğinin ardında çok temiz ve iyi bir kalp taşıyordu.
Sadece kalbi biraz soğuktu, belki bazen bu kalp buz tutuyordu.
“Biliyorum,” diye fısıldadım, aniden bu kadar şefkat görmeyi beklemiyordum. Az önce yaşadığım korkunç hadise zihnimin içinde âdeta donmuş bir anıya dönüşmüştü. Babaannem ellerimi daha sıkı tutarak gülümsedi. Bu onu uzun zaman sonra ilk kez içten gülümserken gördüğüm andı. “Ben de seni seviyorum.”
“Seviyorsun,” dedi başını sallayarak, ellerinden birini ellerimden uzaklaştırıp, avucunu kalbime bastırdı. “Bunu ılık kalp atışlarından bile hissetmek mümkün. Ama bana hâlâ bir söz vermedin Mahi.”
“Ne için söz vereceğimi bilmiyorum babaanne.” Yutkundum. “Anlayamıyorum, gerçekten.”
“Anlayacaksın, biraz zaman gerekiyor.” Avucunu kalbimden uzaklaştırırken gözlerini Azize kartına indirdi. “Mahi, bana ne olduğunu sorma. Yalnızca bir söz ver. Ne olursa olsun daima güçlü ve dikkatli olacaksın. Olacaksın, değil mi?”
Onu anlamak, suya yayılmış kelimeleri birleştirip bir cümle oluşturmak kadar zordu. Zihninden geçenin neler olduğunu bilmiyordum ama başımı yavaşça salladım.
“Söz veriyorum,” dedim yavaşça ama o an henüz neyin sözünü verdiğimi bile bilmiyordum.
Babaannem elini yavaşça benden uzaklaştırıp, “Kitaba başlamadın, değil mi?” diye sordu yavaşça. Başımı aşağı yukarı salladım, o da benim gibi başını aşağı yukarı salladı. “Ne zaman başlayacaksın? Artık başlaman gerekiyor.”
Duraksadım. “Vakit bulamıyorum…”
“Bulmalısın,” dedi babaannem. “Lütfen, onu benim için oku.”
“Peki…” Karman çorman bir ifadeyle baktım ona.
“Ama onu okuyacaksan, bir şafak vaktinde oku, ormanlar aydınlanmaya başladığında ve karanlık yavaş yavaş gökyüzünden silindiğinde.” Başını iki yana salladı. “Alacakaranlıkta okuma sakın, orman çok karanlıkken olmaz, gökyüzü hâlâ onlarınken olmaz.”
“Kimlerin?” Kaşlarımı çattım. “Babaanne, tuhaf konuşuyorsun. Bana ne olduğunu anlat.”
“Sürüden olmayanlar,” dedi babaannem, bir an tenimden buz gibi bir ürperti geçti. “Liderleri gelene dek, karanlık gökyüzünün altı başıboşların olacak. Onlar kinli.” Babaannem gözlerimin içine baktı. “Onlar gecenin efendileri.”
Babaannemi böyle başka birilerine saçma sapan gelecek ama bana iliklerime kadar korkuyu hissettiren cümleler kurarken ilk kez görüyordum. Tuhaf olduğu doğruydu ama dudaklarından hiç böyle cümleler dökülmemişti. Zihnimin duvarlarını tırmalamaya başlayan bir düşünce onu özgür bırakmam için resmen yalvarıyordu ama ben kaybını sürdüğüm cesaretin yere düşen toz kırıntılarıyla bu korkuyu geride bırakamazdım.
“Babaanne, sen iyi misin?” Elimi onun omzuna koyup, gözlerinin içine anlayışla bakmaya çalıştım ama ondan tırstığım gerçeğini arka plana atamıyordum. “Yani… Biraz tuhaf konuşuyorsun ve gerçekten anlamıyorum. İstersen babamı arayabilirim, bana anlatamadığın bir sorun varsa ona anlatabilirsin. Ne dersin?”
“Ah, üzgünüm,” dedi babaannem, buruk bir şekilde gülümsedi. “Seni korkuttum mu? Sadece okuyacağın kitapla ilgili bazı bilgiler veriyordum. Bazen kuracağım çoğu cümleyi unutuyorum, kitabı çok yanlış bir noktadan anlatmaya başladım sanırım? En iyisi sen bu kitabı okumaya ilk sayfasından başla.”
Kurduğu o anlamsız gibi görünen karanlık cümlelerin sebebi bana hediye ettiği kitap mıydı? Kitabın kurgusundan mı bahsediyordu? O hâlde neden benden güçlü olmamı istiyordu? Sonuçta ben o kitapta bir karakter değildim, evet, okuduğum romanlardaki kadın karakterleri kendim gibi hayal ettiğim olurdu ama babaannemin bu kadar abartılı bir istekte bulunması çok saçmaydı bana göre. Neden dikkatli olmam gerekiyordu ki? Yaşlandıkça zihni ona küçük oyunlar oynamaya başlamış olmalıydı.
Hoş, benim de zihnim pek genç gibi davranmıyordu.
“Ben…” Babaannem kapıya baktı, vakti daralıyormuş gibi bir hâli vardı, bir yere yetişmesi gerektiğini düşünmeye başlamıştım. “Ben gitsem iyi olacak. Unutma, bu gece şafak sökerken kitaba başlayacaksın.”
Yüzümü buruşturmamak için kendimi tuttuğum sırada, “Tamam,” diye mırıldandım. Kapının deliğine yerleştirilip yavaşça çevrilen anahtarın sesi koridora yayılırken babaannemle yeniden göz göze gelmiştik. Kapı yavaşça aralandı, içeri giren kişi Miraç’tı. Üzerindeki siyah montun fermuarını indirdiği sırada gözleri babaanneme kaydı. “Babaanne?” dedi sorar gibi. Montu çıkarıp vestiyere astı, altında incecik bir basketbol forması olduğunu gördüğümde kaşlarım istemsiz çatıldı. Dışarıdaki dağ deviren soğuğu hissetmiyor muydu bu çocuk? “Geleceğini bilmiyordum.”
“Gelirken senden izin mi alacaktı?” diye sordum sert bir sesle, ardından gözlerimi yeniden babaanneme çevirdim. “Bu soğukta çıkma şimdi. İçeri geçelim mi? Sana kahve yaparım.”
Babaannem başını itirazla sallarken elini kaldırıp, “Hayır, hayır,” dedi. “Sen kardeşine yiyecek bir şeyler hazırla. Dışarıda donmuş olmalı.” Gülümseyerek Miraç’a baktı. “Gerçi onun gibi hızlı koşan bir çocuğun kanı her zaman sıcaktır.”
“Ben çocuk değilim,” dedi Miraç yüzünde sevimsiz bir ifadeyle başını aşağı yukarı sallayıp kaşlarını kaldırarak. Gözleri beni buldu. “Sen yorulma abla, ellerim var. Kendi işimi kendim görebilirim. Keyfine bak.”
“Genç adam, tabii,” dedi babaannem gülerek. “Ben gidiyorum. Dikkatli olun.”
“Sen de öyle,” diye fısıldadım.
“Babaanne, bence de dikkat et, sokakta kurtlar geziyormuş, benden demesi,” dedi Miraç alaycı bir şekilde sırıtarak. Babaannem bir an durdu, bakışları önce zemine dokundu, ardından Miraç’a doğru bir okyanus dalgası misali yükselen kızıl gözlerinde daha önce hiç görmediğim türden bir donukluk sarmalı vardı.
“Ne?”
“Kurtlar, şehre inmiş işte,” dedi Miraç sırıtarak. “Ablamı da korkuttular galiba gece…”
“Ne kadar komiksin sen öyle,” dedim boş boş bakarak. “Bakma şuna babaanne. Deli konuşuyor, konuş deli.”
“Benden demesi hanımlar…” Miraç sallanarak koridorda ilerlemeye başladı. Babaannem olduğu yerde durmaya devam ediyordu, şimdi gözleri yükselen dalgalarını dizginlemiş bir kan denizi gibiydi, zeminde uzanıyordu ama dibi çok derindi.
“Kurtları gördün mü?” Babaannem bana bakmadan konuşuyordu. “Seni gördüler mi?”
“Ne?” Yüzümü buruşturdum. “Hayır, kurtları nasıl görebilirim ki?” Gece mutfakta yaşananların yansıması şimdi yeniden zihnimde sinsi bir yılan gibi sürünerek ilerliyordu. Düşüncelerimi toparlamaya çalıştım.
“Onları görmedin, onlar da seni görmedi, öyle değil mi?” Babaannem aniden omzunun üzerinden bana baktı. “Gece seni korkutan şey neydi?”
“Sadece bir gölge…” Ona allak bullak bir ifadeyle baktım. “Babaanne, beni endişelendiriyorsun. Soruların çok tuhaf, kurduğun cümleler… Çok tuhaf.”
“Mahi, vakit daralıyor,” dedi beni şaşkına uğratarak. “Bu gece yarısı saat 03:00’den sonra kitabın kapağını açmayı sakın unutma.”
Elini yanağıma koydu, ben daha dilimin ucuna soruları toparlayamadan o hızlıca yanağımı okşadı, gözlerini yumup hızla geri çekilerek dış kapıyı açtı ve arkasından kapattığı kapı önüme onun olmadığı bir boşluk sunarken, zihnime yepyeni soru işaretleri gömmüş oldu.
Gözlerimi parmaklarımın ucunda asılı duran Azize kartına indirdiğim sırada kaşlarımın ortasında derin bir yarık bırakan düşüncelerin uzun süre beni terk etmeyeceğini düşünmeye başlamıştım. Ya babaannem yavaş yavaş aklını yitiriyor ve bunu bir grip gibi bana da geçiriyordu ya da gerçekten yolunda gitmeyen bir şeyler vardı.
Geceye az bir vakit kala, akşam ezanından hemen önce babam eve dönmüştü. Tüm günü bir ruh gibi bembeyaz olmuş bir suratla ve düşüncelerden kazana dönmüş kafamla geçirdiğim için yiyecek bir şeyler hazırlayamamıştım ve dışarıdan pizza sipariş etmiştik. Siparişler gelene ve günlük konular konuşularak yemekler yenilene dek her şey her zamanki seyrinde ilerlemişti. Ta ki babamın cep telefonu ısrarla çalmaya başlayana ve babam ekrana baktıktan sonra buz gibi olmuş gözlerini kısaca bana dokundurup, salondan ayrılana kadar…
Miraç’ın gözü televizyonda oynayan basket maçındaydı, Miran ise sakince mesajlaşıyordu, babamın telefonundan zehirli bir yılanın ıslık sesi gibi dökülen melodi yalnızca benim kalbimi huzursuz etmişe benziyordu. Oturduğum yerden kalktım, kalkarken sanki bedenimi saran zehirli sarmaşıklarımdan arınmıştım. Kardeşlerimin dağılmış dikkatlerini üzerime çekmeden yavaşça koridora doğru ilerledim ve karanlık koridordaki duvar kenarına geçip, önümde büyüyen karanlığı seyretmeye başladım.
“Hayır,” diye fısıldadı babam karanlığın içinden. “Denedim. Tüm söylediklerini yaptım. Her şeyi. Onu koruyabilmek için kendimi geliştirdim, bugünlerin geleceğini biliyordum ama kendimi en iyi şekilde hazırladığım için umudum vardı. Göze alamam, anladın mı? Bunu göze alamam.”
Neyden bahsediyordu? Kalbimin içini yiyen kurtçukların varlıklarını zihnimde hissettim; ağızlarında kalbimden kopardıkları kanlı his parçalarıyla ilerliyorlar, düşüncelerime sürtünerek düşüncelerimi de kana buluyorlardı.
“Umudum tükendi. Onu kaybedemem. Ellerimden kayıp gitmesine izin vermeyeceğim,” diye fısıldadı babam, bir süre durup karşı tarafı dinledi. “Çember işe yaramıyor, gölgelerin ilikleri bile onu saklamama yetmedi.”
Gölgelerin ilikleri mi?
“Evet, yeni bir gölge iliği denedim ama işe yaramadı. Kar fırtınası o karanlık geceden beri hâlâ devam ediyor.” Babam derin bir nefes aldı, sıkıntısını kalbimin derinliklerinde hissedebiliyordum. Kendimi karanlığa tamamen gizledim ve yüreğim ağzımda atarken karanlığı izledim. “Karaca otunu denemedim mi sanıyorsun? Denedim. Bu sadece onun daha rahat uyumasını sağlıyordu. Artık karaca otunun kokusu bile uykuya dalmasına yetmiyor. Geceleri bir hayalet gibi hep ayakta. Odasına bir gölge fesleğeni bıraktım, camında bekçilik ediyor.” Babamın saçlarını karıştırdığını çıkan hışırtı sesinden anlamıştım. “Gölge fesleğeni daha ne kadar idare eder bilmiyorum. Gelecek dolunaydan sonra ay eksilmeye geçecek, o zamana kadar bir çaresine bakmak zorundayım. Gün geçtikçe eksilişini izlemek istemiyorum. Buna katlanamam, anlıyor musun? Onu ne pahasına olursa olsun koruyacağım.”
Sertçe yutkundum, bir an babam sustu, koridora düşmeye başlayan adım seslerini duymaya başladığımda bir adım geri çekildim ve sırtım soğuk duvara yaslandı.
“Orada biri mi var?” Babam derin bir nefes aldı, telefonunun hâlâ açık olduğunun farkındaydım. “Bir saniye,” diye fısıldadı. “Biri yenilediğim son çemberi de kırdı sanırım. Enerjisini hissediyorum.”
Kalbimin atışları şimdi zihnime akın eden ihtimaller kadar fazla ve hızlıydı. Babamın karanlıkta beliren gözlerini gördüm, sonra yüzü karanlığın esaretinden kurtularak gözlerimin önüne serildi ve şaşkınlık babamın yüz hatlarına oturmuş ciddiyeti dağıtarak yok etti. Karşısında beni bulmayı beklemiyormuş gibi duruyordu.
“Mahinev,” dedi yavaşça, telefonun diğer ucundaki kişinin telefonu kapatırken çıkardığı patırtıyı duydum ve sonra hattın düştüğünü belirten uyarı sesi koridorun duvarlarını inletmeye başladı. Sırtımı tamamen duvara yaslayıp, karnıma saplanmış ağrıyla yutkundum. “Ne zamandan beri buradasın?”
“Ben…” Bir an söyleyecek bir şey bulamadığım için babama olan bakışlarım daha da yoğunlaştı. Babamın gözlerindeki tedirgin gölgeler büyüyerek karanlığı her yana yaymaya başlamıştı. “…sadece kimle konuştuğunu merak ettim.”
“Bir arkadaşımla,” dedi babam. Arkadaşıyla konuştuğu konu neydi bilmiyordum ama duyduğum ayrıntılar içimdeki tedirginliğin katlanarak artmasına neden olmuştu. Çıldırmaya başladığımı düşünmesini istemiyordum ama zaten evdeki herkes çıldırmış gibi davranıyordu. “Mahinev, bu gece hiç uyumadın. Artık gidip dinlenmelisin.”
“Uykum yok,” dedim kuru bir sesle. Gözlerimdeki beklentileri gördüğüne emindim ama bu beklentilerin tümünü yanıtsız bırakmayı tercih ediyordu.
Kâbuslarımda karanlık ormanlar, durgun nehirler, beni takip eden nefes sesleri, bedenime dolanan zehirli yılanlar ve uluyan kurtlar vardı; ağzımı açıp bunu ona söyleyebilecek gücüm yoktu ama kâbuslarımda bunlarla savaşabilecek kadar güçlüydüm. Ya da öyle olduğumu sanıyordum. Artık gözüme uğramayan uyku, kalbimde korkuyla daha da direnç kazanmıştı. Gözlerimin altında beliren halkalar ve bedenimdeki yorgunluk bile beni uykuya yatırmaya yetmiyordu.
“Bana anlatmak istediğin bir şey mi var?” diye sorunca gözlerime yerleşmiş olan o kuşku usulca dağıldı, başımı iki yana salladım.
“Hayır,” diye mırıldandım.
“Emin misin?”
“Evet baba.” Başımı salladım. Ona bugün babaannemin uğradığından, o ilginç cümlelerinden, ayraç olarak elime tutuşturduğu tarot kartından bahsetmeyecektim. Belli ki ortada dönen bir dümen vardı ve içimden bir ses, her ne kadar dümeni babam döndürüyor olsa da rotayı benim belirlediğimi fısıldıyordu. “Ben odama gideyim.”
“Mahinev,” diyerek durdurdu beni. Gözlerim yeniden ona çevrildi, kalbimde gitgide artan bir ağırlık hissi vardı, kaburgalarım kalbime batıyormuş gibi hissediyordum ve bu histen nefret etmiştim. “Seni seviyorum.”
Bir an duraksadım. Babam sevgisini dillendirebilen bir adam değildi, daha çok gösteren taraf olurdu ve onun ağzından güzel şeyler duysak da bize olan sevgisini dillendirdiğini kolay kolay duymazdık. Babamın sevgisi avuç içlerimi bile acıtan bir duyguydu. Baba çok farklıydı. İnsanın daima güveneceği bir adamın varlığının gölgesinin altında yaşaması çok başkaydı.
“Ben de…” Dudaklarım yukarı kıvrıldı, tüm endişeler bir köşeye çekildi ve aydınlık bir ifadeyle babama baktım. “Ben de seni seviyorum.”
Odamın kapısını açtığım an, odamdan koridora doğru soğuk bir rüzgâr uğuldayarak esti, tüylerimi diken diken eden ses, bakışlarımın karanlık odamdaki duvarlara çevrilmesine neden olurken kapıyı usulca kapattım ve ayın ışığı penceremden sızarak odamın zeminine bir beden misali yığıldı. Huzursuzluk hissi şimdi yeniden buradaydı. Kalbimin içine dolanmış bir damar gibiydi ama damarın içinde yaşam değil de zehir vardı sanki. Bazen bu odada aldığım nefesin bile beni öldüreceğini düşündüğüm olurdu, her geçen yıl içimdeki aydınlık tarafın biraz daha karanlığa boğulmasıyla renklerimi kaybettiğimi hissediyordum.
Rüzgârın çıkış noktasının aralık duran pencerem olduğunu fark edince ağır adımlar atarak pencereye yöneldim. Odanın içinde yürürken bile birinin beni izlediğini, nefesinin tenimde dolaştığını, zihninden benimle ilgili karanlık düşünceler geçtiğini düşünüyordum. Bu kadar paranoyak olduğumu bilmiyordum, hatta bir süre öncesine kadar hiçbir konuda panik yapmayan ben, artık her şeye içimde fokurdayan bir kuşku duygusu ve panik hissiyle yaklaşıyordum.
Buz gibi olmuş pencere kulpunu tutarak camı kapatacağım sırada gözlerim ayın gümüş rengi ışığını yayarak gökyüzünde madalyon misali asılı duran tenine kaydı. Birkaç saniye ayın lekeli tenine elimde olmayan bir hayranlıkla bakakaldım, sonra hızla pencereyi kapatıp çalışma masasının üzerindeki küçük lambayı açtım ve odamın içi kızıl bir ışıkla aydınlanırken masanın diğer ucunda duran kitaba baktım. Bu kitap babaannemin bana hediye ettiği kitaptı, üzerinde Azize kartı duruyordu. İnce, uzun parmaklarım önce kartın yüzeyinde dolaştı, ardından kartı elime aldım ve bir süre kartın üzerindeki kadını izledim.
Azize’nin eteğine dolanmış aya bakarken bir an başım döner gibi oldu ve olduğum yerde sendeledim. Bir an algılarım bataklığa saplantı ve gözlerimin önünde yüzü olmayan kızıl gözler belirdi; koyu kızıl yüzeyinde kan renginde bir sis dumanı ilerlemeye ve tüm hareyi kaplamaya başladı. Başıma müthiş bir ağrı saplanmasıyla birlikte gözlerimi kapatmaya çalıştım ama bunu başaramadım. Bir radyo frekansının bozulma sesini işittim; bir CD çizildiği noktada hızla dönmeye başladı ve şarkılar aynı kelimede takılıp durmaya başladı. Tam belimde bir kıvrım hissettiğim an gözlerimin önünde duran kızıl gözler yok oldu ve önüme gerilen dünya, içinde bulunduğum dünyadan çok uzak bir noktaya kuruldu. Burası bir ormandı; yağmur öyle şiddetli yağıyordu ki, kirpiklerim kısıldı. Tenim ıslanıyordu, bunu hissetmem mümkün olmasa da, şakır şakır ıslanıyordum ve soğuğu derimde diri bir şekilde hissedebiliyordum. Birbirine çarpan kılıç seslerini duyduğumda kafamı farklı yöne çevirmeye çalıştım ama bunu yapamadım; birileri hemen arkamda çığlıklar koparıyordu. Bir kurdun uğursuz uluma sesi tüm ormanın içinde yankılandı. Bu ses göğsümü sızlattı.
Hızla Azize kartını elimi bırakmamla görüntüler bir anda ayrılan iki el gibi koptu ve nefes seslerim odanın içinde çınlamaya başladı. Üzerimdeki beyaz yün kazağın bana büyük olan kollarını avucumun içine toplayarak bir süre alnımda kabarmış ter damlalarıyla masanın üzerine bıraktığım Azize kartını izledim. Sonra hızlıca kartı tekrar alıp kitabın arasına yerleştirdim ama bunu yaparken kitabı açmamıştım. Gözlerim bir an kitabın kapağına indi. Zihnimde şimşekler gibi çakmaya başlayan düşünce, göğsümdeki dürtüyle kavuştuğunda, parmaklarım kitabın sert kapağına sürtündü. Kitabı avucumun içine aldım, siyah mat bir kapağa sahip olan kitabın üzerinde şeffaf bir su damlası vardı ve su damlasının içinde kristal bir kar tanesi yüzüyor gibi görünüyordu.
Ve kapağı açtım.
Kapağı açmamla eş zamanlı olarak keskin bir tarçın kokusu ciğerlerimi ucu keskin bıçaklar misali deşti. Kanım, damarımın içinde ters yönde akmaya ve uğuldamaya başladı.
Bu kitabın sayfaları kesinlikle bir mucize gibi kokuyordu.
Kitabın ilk sayfasında yine o şeffaf su damlası vardı ve bu kez su damlasının içinde kristal bir kar tanesi değil, düzgün bir el yazısıyla yazılmış bir cümle vardı.
Cümle şöyleydi:
Hiç kimse olması gereken yerde değil.
❄️
Kelimeler ilk kez sayfada durduğu gibi durmuyordu.
Bir ses… Kalp atışlarım göğsümün içinde kaybolmuş anılar gibi sessizdi ve ruhum, içimde dizlerinin üzerine çökmüştü. Üzerime çöken karanlığı parmaklarımı siyahlığına batırarak kavramış, beni altına alan karanlığı parçalamaya çalışıyordum. Gözlerimi aralamak istedim ama bunu yapamadım, kirpik diplerimde şiddetli bir acı hissediyordum ve bedenim de saatlerdir koşuyormuşum gibi ağrılar içindeydi.
Parmaklarımda içine daldırdığım karanlığın kan lekeleri vardı. Bedenime tıpkı mürekkep gibi yayılan ağrıyı çok derinden hissetsem de tam olarak kendime gelebildiğim söylenemezdi.
Bilincim araftaydı.
Bedenime yayılan ağrı kütlesi artan bir insan gibi üzerime devrilirken, ağrının şiddeti dudaklarımdan kısık bir inilti dökülmesine neden oldu ve ensemdeki ter tabakasının yavaşça gözyaşı gibi sırtıma süzüldüğünü hissettim. Üşüyordum. Öksürerek boğazımı temizlemek istedim ama bu imkânsızdı. Boğazım yırtılacakmış gibi acıyordu.
Sonunda kirpiklerim üzerinde duran tonlarca ağırlığı üzerinden atabildi ve ben aralanan kirpiklerimin arasından bulanık bir şekilde önüme serilen tavana baktım. Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdığımda şimdi görüntü daha netti ama burada ters giden bir şeyler vardı. İçinde olduğum odanın benim odam olmadığına yemin edebilirdim. Gözlerimi altında durduğum ahşap tavana sabitledim, neredeydim? Hiçbir şey hatırlamıyordum. Hatırladığım tek şey avucumda duran kitapla öylece dikildiğim o silik saniyelerdi. Geçmişte bıraktığım o son birkaç saatin renkleri inanılmaz soluktu. Ben buraya uyurken mi getirilmiştim yoksa hep burada mıydım bilmiyordum, zihnimin çekmeceleri biri tarafından karıştırılıyormuş gibi hissediyordum.
Emin olduğum tek şey, bir süredir yolunda gitmeyen şeylerin olduğuydu ve ben yine yolunda gitmeyen o şeylerden birinin tam ortasında duruyordum.
Boğazım parçalanıyormuş gibi hissederken yavaşça öksürdüm ve yattığım yerden yavaşça doğrularak ayaklarımı aşağıya sarkıttım. Bir süre odağı kayıp gözlerle etrafı izleyip kendime gelmeye çalıştım. Sakindim. Hiç olmamam gerektiği kadar sakindim. Günlerdir geçirdiğim panik dolu saatlerin aksine, çığlık çığlığa ne olduğunu anlamaya çalışmam gerekirken şimdi çok tuhaf bir şekilde sakindim.
Bakışlarım hemen karşımdaki kapıya kaydı, kapı hafif aralık duruyordu ve içeriye bir miktar ışık sızıyordu. Ayaklarımın üzerine basarak kalkarken başıma ne gelmiş olabileceğini sorguladım fakat hiçbir cevap bulamadım. Cevap kapının arkasında, ışığın sızdığı yerde olmalıydı.
Yere düşen adımlarım dikkatli ve yavaştı, ayağımda hâlâ odamdayken ayağımda olan pelüş ev ayakkabılarım vardı. Attığım her küçük adımda başım pervane gibi dönüyor, midem çalkalanır gibi bulanıyordu.
Kapının arkasında beni bekleyen gerçeğin ne olduğunu merak ediyordum. Burada olmamın bir sebebi olmalıydı. Eğer kendi ayaklarımla buraya gelmediysem, beni buraya birinin getirmiş olması gerekiyordu. Kapının kenarına doğru yürüdüm ve aralıktan dışarıya baktım. Uzun bir koridordan başka hiçbir şey görünmüyordu. Kapının üzerine elimi koyup onu yavaşça ittim ve kapı tamamen açılınca kafamı usulca dışarı doğru uzattım. Biraz evvelki uzun, dar koridorun tavanında bir lamba yanıyordu; görünürlerde kimse yoktu.
Damarımda kan gibi dolanan tedirginlik yüzünden oldukça gerilmiştim. Koridora çıkıp ürkek bakışlarımı koridorun sonunda gittikçe kararan o yere çevirdim. Sıklaşan nefes seslerini duymaya başladığımda bir anda kalbim şiddetle çarpmaya başlamıştı. Nefes sesleri karanlıktan geliyordu.
Nefes seslerine yaklaştıkça karanlık her yanı sarıyor, kalbim ağzımda atıyordu.
Karanlıkta, kapısı aralık duran bir odanın önünde durduğumda sertçe yutkundum ve bakışlarım odanın içine doğru yönlendi. İçerisi ne karanlık ne de aydınlıktı; şafak yeni söktüğü için soluk mavi bir ışık odayı çemberi altına almıştı. Sıklaşan nefes seslerinin özünün bu odada olduğunu fark ettiğimde kapıyı biraz daha araladım ve bir adım daha atıp kapıdan içeriye baktım.
Ucu yangınlarda hırçınlaştırılmış bir bıçağın içimi yarıp geçtiğini hissettim.
Şu ana dek yalnızca parmağının ucunu kesen ben, bu hissin içimi bıçak gibi delip geçtiğini hissetmiştim.
Oradaydı.
Onun yalnızca profilini görebiliyordum. Düzgün bir burnu, uzun kirpikleri ve dışarı doğru kıvrımlı görünen dolgun dudakları vardı. Ayakta duruyordu ve altında yalnızca siyah bir kot vardı, üzeri çıplaktı, omuzlarında yağmur damlaları gibi parlayan ter damlaları kabarmıştı. İri yüzüklerle kaplı parmaklarının etrafına bir bandaj sarıyordu, diğer elinde de aynı bandajdan vardı; bunun bir boks bandajı olduğunu fark etmiştim. Bandajı bağladıktan sonra çaprazında duran beyaz kuma elini bastırdı, ardından avuçlarını birbirine vurarak o şeyin toz olup uçmasını sağladı. Odanın ortasında duran siyah kum torbasına doğru ilerlemeye başladığında gördüğüm tek şey hâlâ profiliydi.
Hakiki bir yumruğu kum torbasına geçirdiği an, pazılarının parçalanacak gibi genişlediği, dirseklerinin altındaki damarların belirginleştiği andı. Kum torbası patlayacakmış gibi gerileyerek hızla ileri doğru savruldu, adam durmadı, teni ter içindeydi, arka arkaya birkaç yumruk daha atıp yumruklarını yüzüne yakın bir yere getirdi ve kum torbasına sanki düşmanına bakıyormuş gibi öfkeyle baktı.
Burnundan sert bir nefes vererek esaslı bir yumruk daha geçirmek üzereyken omzunun üzerinden bana doğru kayan bakışları gözlerime tutundu, o an yumruğu torbaya saplandı; kum torbasının kenarı patladı, kum torbasının içindeki kumlar bir kum saatine ait kumlar gibi hızla yere dökülmeye başladı ve zaman durdu.
Masmavi gözlerinin altlarından siyah boyalar terine karışarak akmıştı.
Olduğum yere mühürlendim.
“Uyanmışsın,” dedi bıçak gibi kesen bir sesle; sesi, daha önce duyduğum bir sesti sanki ama bir o kadar da yabancıydı zihnime. Biraz boğuk, oldukça kalın ve erkeksi bir sesti. Boğazımı temizleme gereği duysam da gözlerimi ondan alamıyordum. Şaşkın bakışlarımı fark etmiş gibi keskin kaşlarını çattı. Bana düz düz bakıyordu, gözlerinin altından akan siyahlığı kırılmış boyanın ne olduğunu merak etmeye başlamıştım.
“Dilsiz misin?”
Hızla geriledim, koridorun diğer ucundaki duvara çarpan sırtım kemiklerimin birbirlerine girmiş gibi sızlamasına neden oldu. Bana doğru düşmeye başlayan adımlarını gördüğümde göğsüm hızla kabarıyor, nefesim boğazımı yakıyordu. Bu adam da kimdi?
“Hem sağır hem dilsizsin galiba?” dedi sorar gibi. Bana bir ucubeye bakıyormuş gibi bakıyordu. “Çattık. Kızım konuşsana.”
Dudaklarım aralandı ama hiçbir şey söyleyemeyeceğimi anladığımda dudaklarımı yeniden birbirine bastırdım. Yüzüklerin yılan gibi dolandığı uzun, erkeksi parmaklarını gür, siyah saçlarının arasından geçirip burnundan sert bir nefes verdi. Üst dudağının alt dudağından daha kalın olduğunu fark etmiştim, kaşları o kadar keskin görünüyordu ki sanki kaşlarını çatmasa bile kaşları çatık görünürdü. Şu ana dek bu tonlarda mavi renk göz görmemiştim; gözleri çok farklıydı.
Bana doğru bir adım daha attığı, eline sarılı bandajlardan biri açılmış, aşağı doğru sarkmıştı.
“Konuşmayı biliyor musun?” diye sordu bir gün öleceğimi hissettiren sesiyle.
Bir anda patlayarak, “Sen de kimsin?” diye sordum çat diye.
Tek kaşını kaldırdığında sert yüzüne tuhaf bir ifade yayılmıştı.
“Kim olduğunu söylemesi gereken kişi sensin,” dedi, sesi sertti.
Gözlerim bir anda yüzünden kayarak karnına inince duraksadım; karnına gömülmüş gibi duran sert çizgili kaslar beni şaşkına çevirmişti. Teni bronz bir heykel gibi parlıyordu ve eminim o heykel kadar sert olmalıydı. Bir damla terin iki göğsünün arasından baklavalarını ikiye ayıran çizgi boyunca kayarak kasıklarına kadar aktığını gördüm. Kasıklarındaki kalın damardaki kan resmen derisini dalgalandırıyordu. Sorusu mu yoksa görüntüsü mü beni afallatmıştı, anlamıyordum. Ne zamandan beri bir yabancıyı böyle dikkatli inceliyordum ben? Üstelik ortada gerçekten tuhaf bir durum vardı.
“Şşşh, nereye bakıyorsun sen?” diye sorunca bir an kıpkırmızı oldum. “O gözlerini kaldır ve gözlerimin içine bak.”
“Benimle dalga mı geçiyorsun?” diye kekeledim gözlerimi kaçırırken. Bir şahin kadar keskin olan mavi gözlerini yüzümün orta yerinde hissedebiliyordum. “Ben gözlerimi açtığımda buradaydım, buraya nasıl geldim?” Korku ve utanç hissiyle sırtımı duvara tam anlamıyla yasladım ve sonra çekinerek ona baktım. “Benden ne istiyorsun? Neden buradayım?”
Kaşları havaya kalktı.
“Kapımın önüne bayılırken kafanı sert bir yere çarptın herhâlde?” dedi donuk bir sesle. “Her neyse, iyiysen uza.”
“Beni kapının önünde baygın mı buldun?” Korkuyla gözlerimi iri iri açtım. Bana boş boş baktı. “Ben hiçbir şey hatırlamıyorum. Beni buraya kim getirdi bilmiyorum.”
Gözlerini devirdi. “Seni bulduğumda yalnızdın, geveze. Şimdi kaybolacak mısın? Seninle uğraşamam.”
“Beni bulduğunda yalnız mıydım?”
Şaşkınlığımı fark etmiş olacak ki kaşları biraz daha havalandı ama yüzündeki karanlık ifade de birkaç kat daha koyulaşmıştı.
“Papağan gibi söylediklerimi mi tekrarlayacaksın?” Başını omzuna doğru yatırınca, gözlerinin altını kaplayan siyah sürme izlerine daha dikkatli baktım. “Sen beyinsiz misin?”
Bu söylediği tokat yemişim gibi şaşkınlıkla dolmama neden olurken ona bakakaldım. Düşünmem gerekiyordu ama beynim düşünme yetisini kaybetmiş gibiydi. Hiçbir şeye tam olarak anlam yükleyemiyordum. Henüz birkaç saat önce evimde olduğumdan adımın Mahinev olduğu kadar emindim.
Eğer karşımdaki başka biri olsaydı, ona benimle böyle konuşmaması gerektiğini söyler, haddini bildirirdim ama karşımdaki adamın nasıl biri olduğunu bilmiyordum, belki de beni buraya getiren ve hapseden oydu. Babamın telefondaki konuşmalarını hatırlayınca karşımdaki adama daha büyük bir kuşku ve korkuyla baktım. Babam telefonda korumaktan bahsediyordu, odama koyduğu gölge fesleğeninden, tehlikeden… Belki de babam beni birinden korumaya çalışıyordu ve korumaya çalıştığı adam tam karşımda duruyordu.
“Daha ne kadar avel gibi bakacaksın bana?” Sorusu beni anın içine çekince sertçe yutkundum.
“Ney gibi?”
“Dangalak gibi,” dedi suratıma garip garip bakarak.
“Senin ağzın sadece hakaret etmeyi mi biliyor?” diye sordum sertçe, bir an kaşlarını çatarak yüzüme düz düz baktı. “Her neyse. Lavabonu kullanabilir miyim?”
“Sonra def olup gideceksen,” dedi başını sallayarak.
“Burada kalmaya meraklı değilim, bir an önce evime dönmem gerek,” dedim sertçe, aslında daha ılımlı olmam gerekirdi ama karşımdaki neredeyse iki metre gibi duran herif hiç ılımlı olmamı hak edecek biri gibi durmuyordu. Hem tekinsiz biri gibiydi hem de burnu büyüktü, hissettiğim korkuya rağmen sinirlerimi tepeme toplamayı başarmıştı.
Bir süre suratıma tıpkı bir beyinsizmişim gibi baktı. Çenesiyle koridorun diğer ucundaki kapıyı işaret ederken gözleri buz gibi bakıyordu. Ona öyle dikkatli bakıyordum ki sanki görkemli güzelliğini hafızama kazımak istiyordum. İşaret ettiği yere yöneldiğimde sırtıma mızrak gibi saplanan gözlerini hissedebiliyordum.
Lavaboya girer girmez hızlıca musluğu açtım ve kafamı kaldırıp aynaya düşen görüntüme baktım. Gece giydiğim beyaz kazağım ve siyah taytım da hâlâ üzerimdeydi. Akan suyun sesini dinlerken zihnimde bir gerçek belirdi: Kesinlikle kaçırılmıştım! Ellerimi suyun altına tuttum ve soğuk su avuçlarımı doldurduğunda suyu arka arkaya üç dört kez yüzüme çarptım. Suyu kapatıp kenarda duran kâğıt havlulardan alarak yüzümü ve ellerimi kurularken zihnim oluşturduğu çukurun içinde, içimde barındırdığım son huzuru elleriyle boğuyordu.
Lavabodan çıktığımda salon olduğunu düşündüğüm odaya girdim. Az önceki kim olduğu belirsiz, görüntüsü oldukça sert olan o adam deri koltuğun üzerinde oturmuş, loş ışık yüzüne dökülürken öylece duruyordu. Yüzünü tavana çevirmiş, belirgin âdemelması dışa doğru kavis kazanmıştı; hareketsizdi. Uzun kirpiklerindeki yılanları andıran kıvrımlara baktım. Beni fark eder etmez mekanik bir hareketle bakışlarını bana çevirdi. Gözlerinin içindeki okyanusun dibindeki yosunlar, onun gözlerine ait gölgeler gibi görünüyordu. Bakışları gerçekten çok derin ve ürkütücüydü. Dibinde ne olduğu bilinmeyen tehlikeli bir okyanus gibi duruyordu.
“Sana son kez soruyorum, beni buraya sen mi getirdin?” diye sordum çatık kaşlarla. “Buraya kendi isteğimle gelmiş olamam. Ben neden buradayım?”
Loş ışığa rağmen maviliklerini gizleyemeyen gözlerinde karanlığı görebiliyordum. Tehlikesini solumuştum.
“Bir beynin var, onu kullan,” dedi düz bir sesle.
“Bana beynim yokmuş gibi davranan sensin,” dedim yavaşça.
“Öyle göründüğü için olabilir mi?”
“Buradayım.” Elimle üzerimi gösterdim, bana düz düz bakmayı sürdürdü. “En son odamda, çalışma masamın önünde duruyordum ve elimde de bir kitap vardı. Şimdiyse buradayım ve seni tanımıyorum. Neler döndüğünü öğrenmek istiyorum.”
Benim kızıl gözlerimin aksine uçurumun derinliği tonundaki maviliklere sahip olan gözlerini devirdi. “Kızım sen sorunlu musun?” diye sordu sabırsız bir sesle. Eliyle dizine hafifçe vurup, tehlikeli bir ifadeyle gözlerimin içine baktı. Zehirliydi. Gözlerine biçtiği her bakış, zehirliydi.
“Neden burada olduğumu bilmek istiyorum.”
“Bak.” Çenesinin seğirdiğini gördüm. “Sana son kez söylüyorum. Bir şeyleri tekrar etmekten hiç hoşlanmam. Tek seferde anlayan insanlardan olmadığın bariz, beyinsizsin ya da kafadan kontaksın, orasını anlamadım ama umurumda da değil. Tek istediğim bir an önce gözümün önünden kaybolman, beni anlıyor musun? Aptala anlatır gibi anlattım, farkında mısın?”
Kaşlarım sertçe çatıldı. Ne diye bana hakaret edip duruyordu ki bu adam?
“Sensin be aptal,” diye çemkirdim istemsizce ama bana öyle bir baktı ki, bu yaptığımın çok büyük bir hata olduğunu fark ettim ve sesim iradem dışında inceldi. “İyi,” diye fısıldadım. “Gidiyorum.”
Bana bir cevap bile vermemişti. Tıpkı filmlerdeki kötü adamlara benziyordu. Salondan çıkıp koridorun diğer ucundaki kapıya baktım. Ona bir şey söylemeden kapıya yöneldim, o yırtıcı bakışların aralık duran kapıdan sızarak sırtımı parçalayışını hissedebiliyordum. İstanbul’un orta yerinde, ayağımda pelüş ev ayakkabılarıyla ne yapardım ben? Üstelik tam olarak nerede olduğunu bilmiyordum. Kapıyı açıp dışarı çıktığım anda etkili soğuk önce bacaklarımı, ardından tüm bedenimi bir kurta ait gibi acıtan sivri diş darbeleriyle ısırıp parçaladı. İrkildim.
Saat tam olarak kaçtı bilmiyordum ama şafak söktüğüne göre çok erken bir saat olmalıydı. Dışarısı soluk renkte bir mavinin boyadığı gökyüzünün altında kalmıştı ve oldukça ışıksız, ıssız görünüyordu. Her yer bembeyaz karlar altındaydı ve hemen önümde uzanan beyaz giymiş karanlık bir orman vardı. Duraksadım. Bakışlarının hâlâ sırtımda olduğunu fark edince ona doğru döndüm. Elimi kapıya uzattım ve kapıyı aramıza bir duvar olarak örmeden öncesinde gördüğüm son şey uçurum mavisi gözleri oldu.
Bakışlarımı ormanlık alana çevirdim. Altında durduğum verandanın korkuluklarının üzerine çiy yağdığından her yer ıslak görünüyordu. Dışarısı zifiri karanlık değildi ama tek bir sokak lambası bile yanmadığından, yeryüzü gökyüzünden aldığı ışığı tam anlamıyla ememiyor, bu yüzden de etraf çok ürkütücü görünüyordu. Rüzgârın tıpkı bir ıslığı anımsatan uğultulu sesi kulaklarımın etrafından akarak zihnimde çınlamaya başladığında verandanın basamaklarını indim. Kollarımı göğsümün üzerine toplamış, ısınmak için de ellerimle kollarımı ovuşturmaya başlamıştım. Telaşa kapılmamak için kendimle savaşsam da bir panik dalgası yavaş yavaş bedenimin kıyılarına vurmaya başlamıştı.
Telefonum yoktu, etraf yeterince aydınlık değildi ve rüzgârın korkunç uğultuları, gitgide kararan yolun sonunda beni bekleyen bir canavarın açık ağzından damlayan kanları hayal etmeme neden oluyordu. Kar yığıntısının içine bata çıka yürümeye başladım. Ev ayakkabılarımın içine sızan soğuk, ayakkabıların içindeki çıplak parmaklarımın donmasına neden olmuştu. Kafamın içinde bir kedinin patileriyle vurarak darmaduman ettiği bir tüy yumağı vardı sanki. Her şeyin ucunu karıştırmışım gibi hissediyordum.
Biraz daha yürüdükten sonra etrafıma bakımdım, hemen önümde sadece duvarlarının ayakta kaldığını gördüğüm, yıkılmış bir harabe vardı. Uzun duvarları ileriye kadar uzanıyordu ve oldukça eski görünüyordu. Bir el aniden kolumu kavradı, beni tüm gücünü kullanarak alt ettiği sırada o elden kurtulmaya çalıştım ama o el, bileklerime doğru indi ve kolumu geriye doğru kırıp yüzümü soğuk bir duvara yaslamamı sağladı. Eline sardığı bandaj tuttuğu yerde tuhaf bir his bıraktığında onun kim olduğunu anlamıştım. Kalbim hiç olmadığı kadar hızlı atıyor, damarlarımdaki kan akarken damarlarımı kesiyordu.
“Bırak beni!” diye bağırdım korkuyla, sesim tüm ormana yayılarak yankılar oluşturmuştu. “Biliyordum, beni alıkoyanın sen olduğunu biliyordum!”
“Sessiz ol!” diye hırladı karanlık sesin sahibi. “Sesini çıkaracak olursan, seni parçalarına ayırmak yalnızca birkaç dakikamı alır.”
“Bırak dedim sana!” diye bağırdım öfkeyle. Dudaklarımdan soğuğun buharı dökülüyor, korkudan tir tir titriyordum. Sessiz olmam gerektiğini biliyordum, tehdidinin boşa olmayacağını onun gözlerinin içine bakan herkes anlardı. Ortaya bir yem atmaz, direkt avını elleriyle yakalar gibi bir hâli vardı. Bana zarar vermek onun gibi görünen biri için çok da zor bir şey olmasa gerekti. İstediği an beni alt edebilir, parçalara ayırabilirdi. Bu düşünce daha çok titrememe neden olsa da susmadım. “Ne istiyorsun benden? Hemen bırak beni!”
“Seni adi hırsız, bana o kartı nereden bulduğunu söyleyeceksin!” Sesi uyarı doluydu, bir an çırpınmayı kestim ve söylediği şeye bir anlam katmaya çalıştım. Ilık nefesi enseme vuruyor, omurgamın zonklamasına neden oluyordu. “Söyle, o kartı nereden buldun?”
“Ne kartından bahsediyorsun?”
“Aptala yatma,” dedi sertçe. “O kartı nereden bulduğunu söylemezsen seni öldürmem için yalvaracak hâle getiririm!”
Neyden bahsettiğini gerçekten anlamıyordum. Üstelik nefesini bu denli yakından hissetmek, bedenimdeki titremeyi daha da arttırmıştı. Yabancı bir erkekle bu kadar yakın bir temas hâlinde olmak beni hem korkutmuş hem de rahatsız etmişti.
“Ben hırsız değilim!” Korkuyla bir kez daha çırpındım. “Bırak beni, neyden bahsettiğini bile bilmiyorum!” Bedeninden kahve ile tarçına benzer bir koku geliyordu ama bu koku ağır ve rahatsız edici değildi, doğrudan ciğerlerimi deşen garip bir kokuydu. Bu koku, o kitabın kapağını açtığımda soluduğum o enfes, keskin kokuydu.
“Numarayı bıraksan iyi edersin,” dediğinde burnundan verdiği sert nefes ensemi yaktı. “Kartı düşürdün. O kartı nereden buldun? Nereden çaldın, söyle bana!”
“Ne çalması, ne kartı?” Ağlayacak gibi hissediyordum ama içimdeki öfke de çok büyüktü.
Beni sertçe kendine doğru çevirmesiyle, soluk soluğa ona baktım ve tam o esnada yüzüme attığı kart önce tenime sürtündü, ardından ayaklarımın ucuna düşerek karların arasına saplandı. Gözlerine baktım, buzdan sarmaşıklar gözlerinin mezarlarına taş gibi dikilmiş gibiydi.
Bakışlarım usulca ayaklarımın dibine düşerek karların arasına saplanan karta kaydı ve o an, içime taş gibi düşen his beni parçalarıma ayıracak sandım.
Bu kart Azize kartıydı.
“Söyle,” diye hırladı.
“Ben bunu çalmadım,” dedim kendimi savunmak ister gibi. “Bunu bana babaannem verdi.”
“Yalancı,” dedi dişlerinin arasından. “Bu kartı nereden bulduğunu söyleyene kadar şuradan şuraya adımını dahi atamazsın, anladın mı? Sonun olurum.”
İrkildim, tam kaçmak için hazırlanıyorken beni yeniden bileğimden kavrayarak durdurdu ve gözlerim gözlerindeki uçurumun dibinden yükselen buzlara saplandı.
“Seni daha önce buralarda hiç görmedim,” dedi, sesi karanlıktı. “Sen kimsin? Bu kart, neden sende?”
Korkudan omuzlarım hızla yukarı kalkıp iniyordu. “Asıl sen kimsin?” diye sordum ürpertiyle. “Seni tanımıyorum bile. Bu kartı bana babaannemin verdiğini söyledim!” Etrafıma bakınırken titriyordum. Hem üşüdüğüm için hem de çok korktuğum için… “İstanbul’un neresindeyim bunu bile bilmiyorum. Dağın başına getirmişsin beni!”
“İstanbul mu?” Bir an durdu, sesinde yakaladığım şaşkınlık beni de duraksattı. Sanki bunu ilk duyuşu değildi ama bilmediği bir şeyden bahsediyormuşum gibi sormuştu. Gözlerimi onun gözlerine çivilediğimde ortam çok aydınlık değildi ama o, karanlıkta bile varlığını belli edecek kadar parlaktı.
“Evet,” dedim. “İstanbul.”
“Neyden bahsediyorsun sen?”
“İstanbul’dan.” Yüzümü buruşturdum. “Neden öyle bakıyorsun? Yoksa İstanbul’da değil miyiz? Beni şehrin dışına mı getirdin?”
“İstanbul diye bir yer yok burada,” dedi en az yüzü kadar sakin bir sesle.
“Ne demeye çalışıyorsun sen? Hangi ülkedeyiz biz?” Başımı iki yana salladım. “Gitmek istiyorum.”
“Sen bir hırsızsın ve benimle oyun oynayabileceğini sanıyorsun.” Bana düz düz baktı. “O kadar akıllı olmadığının farkında değilsin herhâlde?” Sesi hâlâ sakindi ama gözleri… Gözleri sakinlikten çok uzaktı, tehlikeli tuzaklarla dolu gibiydi, mayın döşenmiş bir araziden farksız duruyordu.
“Ben bir hırsız değilim!” diye bağırınca, sesim ormanın derinliklerinde çığ gibi bir yankıya dönüştü. Adamın yüzünde herhangi bir mimik oynamadı. “Neredeyim diyorum sana, neredeyim ben?”
Başını havaya kaldırdı, yanaklarının içini şişirerek gökyüzüne baktı. Kar taneleri usul usul, döne döne gökyüzünden yeryüzüne doğru düşmeye başladığında, şimdi siyah kirpiklerine tutunan kar tanelerini izliyordum. Benden sıkıldığını net bir şekilde vücut dilinden çözebilmiştim fakat nerede olduğumu bilmek şu an için benim en büyük hakkımdı. Gözlerini yavaşça yüzüme doğru indirdi, birkaç saniye gözlerimin içine baktıktan sonra çenesinin ucuyla çaprazında kalan yeri işaret etti.
“Bak.”
Gözlerimi işaret ettiği yere çevirdim.
Söylediği yerde bir levha vardı. Bir şehir tabelasına benziyordu ama biraz daha uzun bir görüntüye sahipti ve oldukça yüksek bir yerde asılı duruyordu. Siyah mat bir levhanın üzerinde, dev gibi mavi yansımalı düzgün bir el yazısıyla yazılmış yazıyı gördüğümde, şakağımdan saplanmış bir kurşun zihnime doğru ilerlemiş ve tüm mantığımı parçalara ayırmış gibi hissetmiştim.
Damarlarımın içinde hareket eden kan alev aldı, cehennemin dibindeki çukurlar fokurdadı.
Bu el yazısını biliyordum.
Ve yazan cümleyi de öyle.
Hiç kimse olması gereken yerde değil.
Beni harabenin eski duvarına yasladı. Çenemi kavradı, yüzümü yüzüne yakın bir yere getirdi. Uçurum mavisi gözlerine baktım, kalbim son sürat çarpmaya başlamıştı. Kalbim, göğsümü parçalayarak dışarı çıkacakmış ve ben zerreciklerime ayrılacakmışım gibi hissettiğimde tuttuğum o soluğu dışarı bıraktım.
“Varta şehrine hoş geldin.” Ruhsuz gözleri gözlerimdeki aynada kendini izliyordu. “Ama burası senin için çok tehlikeli küçük kız.”
Korkuyla başımı iki yana salladım.
“Hayır,” diye fısıldadım. “Burada olmamam gerekiyor.”
“Hiç kimse olması gereken yerde değil.”
🎧: Thurisaz, Endless